18 Aralık 2009 Cuma

Soğukkanlılıkla...

Aklımdaydı.
Unutmadan bir post it ile bu duvara iliştirivermeliydim.
Sonu gelmeyen hikayelerin, sonu olsa dahi yazmaya el vermeyen zamanlardan, asırların birbirine genetik olarak ne de çok benzediğini söyleyen bir not. Meğersem asırlar birbirini kovalayan öz be öz kardeşlermiş. Aynı soydan gelmeleri sebebi ile davranışsal olarak da birbirlerini andırırlarmış.
Sadece görüntüler, görünümlere bürünen mekanlar, zamanların fütursuzca girmiş olduğu kalıplar bir tek bunlar değişikmiş. Yoksa tümü ile insanların birbirlerine olan tutumları, ineklerin hep ot yiyebileceği, bir bebeğin anne karnındaki konaklama süresinin 9 ay 10 gün olduğu, bir yılın artık yıl olmaksızın 365 günden meydana geldiği vb. tüm bu hasıl olan parçalar tümü ile aynıymış.
Sonu gelmeyen hikayeler yazmak sonu olan hikayeler yazmak kadar zor olsa gerek. Sonu yazılmadı ne olacak şimdi demeden önce düşünmeli?
Sonunu yazmaya ramak kalmış iken nedir bitmesine engel olan?
Hikaye güzeldir bir sona yakışmayacak güzelliktedir?
Sonu kötüdür?
Sonu iyidir?
Tek bir son yerine bir kaç tane son yakışır?
Okuyucunun bulacağı sonsuz sayıdaki son seçenekleri ile daha da güzelleşecektir? Böylelikle o hikaye salt bir yazara ait olmak yerine, okuyucunun da sahiplenmesine olanak verecektir.
ya da
Sözkonusu o hikayenin başlangıcının göz kamaştırıcı alalede güzelliğini bir son ile gölgelemek büyük aptallıktır.


"Kabul edilmiş dualar için, kabul edilmeyenlere döktüğümüzden fazla gözyaşı dökeriz"
Bu sözün sahibi Amerikalı bir yazar olan Truman Capote.
2005 yılında soy adını alan bir filmde, sonu olmayan "KILI KIPIRDAMADAN" (soğukkanlılıkla) adlı bir hikayesini konu almışlar.
Filmde bir sahne vardı ki ustalıkla yapılmış bir benzetme yerini bulmuş:
"o ve ben aynı evde büyümüş gibiyiz. Ve bir gün o ayağa kalkıp arka kapıdan çıkmış, ben ön kapıdan çıkarken"
Daha fazla yazacak söz biriktirmedim.
Sonradan yazar hakkında birkaç şey edinmiş iken bir sözüne rasgeldim:

"Tanrı bir yetenek verir iken yanında bir de kamçı verir ki yeteneğini kullanmadığın vakit kendini kamçıla diye"

Nerden nereye?

11 Aralık 2009 Cuma

Kapan / Vüs'at O. Bener

ANLATABİLMELİYDİM. Şimdi neye yarar. Duyamayacaksın. Senin adına söyleyebileceğim: “Yaz. Kalacak mı sorusunu sorma. Kalmayacak orası kesin. Kim, ne kalmış ki!” Sağım hala. Kendim için öyle mi? Avunamayacakmışım, olsun mu? Okunamayacaksın bir gün. Ansiklopedilerde üç beş sözcük ayrılır sana da belki. Yüz yılları aşabilen yazın dehaları bile unutulmaya hükümlüdür sonuçta. Sen necisin a zevzek dost. Ama yaşanmadı mı? Yaşandığına inanarak ölüm beklenebilir, dayanmanın sınırları zorlanabilir aldatıcılığı. İnanma kapanına kıstırabilsem bilincimi.Yaşarken tek sığınak mı bellek? Durmadan üst süte yığılınanlar tükenmezi. Silinebilenler ne kadar azınlıkta. Eklenebilenler ne kadar uydurma, gerçek dışı. Tümünün yok olduğunu algılayamamak korkusu delirtebilir insanı. Robert Schumannbu yüzden mi yitirmek istedi aklını? Bir genç kadın, “Duygu eksik yazdıklarınızda,” dedi, acıyarak kuşkusuz. Oysa duygu, acınası zavallı. Yenilmeye layık! Deşmeyegör, altı korkunç yüzsüz.

Salt çözümsüzlük, çözümdür. Taşa, toprağa, suya, havaya dönüşünceye değin, duyarsızlık kaosunda, rastlantıyla oluşan canlılığını bir süre koruyabilsen, elinde olsa, bu dileklerden caymasan. Cayma ağır acısından kurtuabileceğini umsan.

Görüyorsun, ayıklığımla yaklaşamıyorum sana hala. Kopkoyu karanlıkları yırtan mavi şimşek olduğunu varsaymama karşın. Denemek zorundayım yine de. Baştan aşağı uyumsuz, yalan dolanla boyalı, süslü, sıradan öykülere katlanacağım. Katlanabilecek miyim? Bağışlanmayacağım. Beklemiyorum zaten. Anlatmaya kalkışacaklarıma bir yığın kof ayrıntı sığışacak. Ayrık otları boğacak tüm otları, börtü böceği, renkleri. Susmalı değil miyim? Haykırmak, anlamsız böğürtüler de bir tür susmak sayılsa bari. Ben bile bile giriyorum cehennemime. Bile bile kavruluyorum. Hiçliği –hiçlik kavramını- sürdürüyorum inatla. Çirkinim, budalayım, tamam. Bana kurban adayı kör gözüyle bakın dilediğinizce, umurunuzdaysa. Lütfediyorum yani. Büyüklenme burgacında çırpınık bir yürek. Şimdilik. Onun da tepkisi başka türlü olamazdı, olamaz mıydı? Yaşasaydı, iticiliğime daha katı, bir kara çarpı koyacaktı kuşkusuz. Kehanetime sığınıyorum besbelli. “Ben pis akıllıyımdır,” kurtardı mı? Kurtarabilseydi hiç değilse/mi? Batsaydık birlikte. Ayrı ayrı düşüldü gayya kuyusuna, diyemiyorum. Belli ki kurtuluş türküsü yineleniyor ne yapsam. Akıl yerini beden aldı, beden bıraktı savaşımı. Savaşım vardı! Beden üst geldi akla. “Kömürü, elması yakaladığımızdan, sözetmiştin. Bir sünepe kıvılcım kül etti o elması. Sonuna değin gidilemedi, son bilinse, son belli olsa da. Kaçınılmazdı, orası öyle, ne ki kaçarak kaçınılmaza boyun eğmek yazgımızı biz yazmadık mı? Biz yok muydu yoksa? Biz yanılgısı! Geceleri esnetip uzatan saçların kaydı avuçlarımdan. Yazıklanmanın yararı ne? Boynumdan göğsüme ağan gözyaşlarının tuzu nerede?

Yine de saygım baskın çıkıyor. Birkaç günün büyütecinden bakmayı korumaktan alamıyorum kendimi. Seni öyküler dışı tutacağım. Öyküler ancak bizim dışımızda yaşanmışlık sanrılarında uyutacak bir kısa zaman için-içi sıkılanları. Onlara bir ölçü duygu da katacağım hatır için.

Yazık ki deliremeyeceğim.



Cohen demiş ki;

Alıntı satır


William Shakespeare-115. Sone
Sana önceden yazdığım dizeler yalan söylüyordu;
Seni bundan daha çok sevemem diyenler hani;
Ama o zamanlar aklım bir türlü almıyordu,
İçimdeki alevin daha da parlak yanabileceğini.
Oysa zaman, kralların fermanını bile değiştirir,
Yeminler arasına girer, milyonlarca oyunuyla,
Kutsal güzelliği karartır, sivri niyetleri köreltir;
Nice dik başları değişimin çarkına uydurur sonunda;
Heyhat! Ben de zaman denen zorbanın korkusuyla,
'En çok şimdi seviyorum seni,' diyemez miyim;
Aşkımdan kuşku duymadığım, en emin olduğumda,
Geleceği unutup, o güne taç giydiremez miyim.
Aşk bir bebek olduğuna göre,
hayır, bunu diyemem,
Büyümesini sürdüren şeyi,
büyümüş gibi göremem.

William Shakespeare

Shakespeare üzerine iki kelam etmek isterdim fakat haddimi bilip susmam gerek biliyorum. Bir his bir duygu nasıl bu kadar derin yazılabilir? sorusuna yanıt alabilmek için o dönemde yaşamak gerekir sanırım.
Göz kamaştırmaya hasıl çok sebep varken etrafta, algıların açık olup da çevredeki her ne ise duyumsayabilmek; zor iş.
Eh biz de zaten dedik Sezar'ın hakkı Sezar'a...
Biterken; Murathan Mungan'ın derlediği Söz Vermiş Şarkılar albümü seferindeydi.

07 Aralık 2009 Pazartesi

Yaşamaya dair

yaşamak şakaya gelmez,
büyük bir ciddiyetle yaşayacaksın
bir sincap gibi mesela,
yani, yaşamanın dışında ve ötesinde hiçbir şey beklemeden,
yani bütün işin gücün yaşamak olacak.

yaşamayı ciddiye alacaksın,
yani o derecede, öylesine ki,
mesela, kolların bağlı arkadan, sırtın duvarda,
yahut kocaman gözlüklerin,
beyaz gömleğinle bir laboratuvarda
insanlar için ölebileceksin,
hem de yüzünü bile görmediğin insanlar için,
hem de hiç kimse seni buna zorlamamışken,
hem de en güzel en gerçek şeyin
yaşamak olduğunu bildiğin halde.

yani, öylesine ciddiye alacaksın ki yaşamayı,
yetmişinde bile, mesela, zeytin dikeceksin,
hem de öyle çocuklara falan kalır diye değil,
ölmekten korktuğun halde ölüme inanmadığın için,
yaşamak yanı ağır bastığından.
diyelim ki, ağır ameliyatlık hastayız,
yani, beyaz masadan,
bir daha kalkmamak ihtimali de var.
duymamak mümkün değilse de biraz erken gitmenin kederini
biz yine de güleceğiz anlatılan bektaşi fıkrasına,
hava yağmurlu mu, diye bakacağız pencereden,
yahut da sabırsızlıkla bekleyeceğiz
en son ajans haberlerini.

diyelim ki, dövüşülmeye değer bir şeyler için,
diyelim ki, cephedeyiz.
daha orda ilk hücumda, daha o gün
yüzükoyun kapaklanıp ölmek de mümkün.
tuhaf bir hınçla bileceğiz bunu,
fakat yine de çıldırasıya merak edeceğiz
belki yıllarca sürecek olan savaşın sonunu.

diyelim ki hapisteyiz,
yaşımız da elliye yakın,
daha da on sekiz sene olsun açılmasına demir kapının.
yine de dışarıyla birlikte yaşayacağız,
insanları, hayvanları, kavgası ve rüzgarıyla
yani, duvarın ardındaki dışarıyla.

yani, nasıl ve nerede olursak olalım
hiç ölünmeyecekmiş gibi yaşanacak...

bu dünya soğuyacak,
yıldızların arasında bir yıldız,
hem de en ufacıklarından,
mavi kadifede bir yaldız zerresi yani,
yani bu koskocaman dünyamız.

bu dünya soğuyacak günün birinde,
hatta bir buz yığını
yahut ölü bir bulut gibi de değil,
boş bir ceviz gibi yuvarlanacak
zifiri karanlıkta uçsuz bucaksız.

şimdiden çekilecek acısı bunun,
duyulacak mahzunluğu şimdiden.
böylesine sevilecek bu dünya
"yaşadım" diyebilmen için...
Nazım Hikmet

Kayıp öykü sahibi uzaklarda...

Öyle yaşıyoruz ki.
Öyle hesaplarımız var ki.
Öyle varız ki.
Bir bakmışsın yokuz da aynı zamanda.
Hem de bir daha dönmemek üzere uzaklaşmışız.
Silkeliyor işte hayat insanı.
"Hayat'ım" ben diyor.
Arada sırada hatırla beni; bir bak bakalım etrafına, bir bak bakalım aynaya, bir bak bakalım yürüdüğün onca yola.
Ölüm ise mevzu bahis, bunu düşünür insanoğlu tüm gün, "Hayat kısa" der "hayat ince hesaplar için cok kısa" der, "pamuk ipliğine bağlı insanoğlu" der...
Ya genç biri ki eğer yaşıt iseniz bu insanla, o öldüğünde ne derdiniz?
Planlarınız gelir aklınıza daha yapacaklarınız vardır ondan bahsedersiniz, sakinleştiriciler ile ancak ayakta duran arkanızda bıraktığınız anne ve babanız gelir gözlerinizin önüne. Daha çok yol vardır çünkü. Daha atılacak çok adım gidilecek çok rad vardır ki. Yakışmaz yakışamaz ne yapsanız.
Hah işte! Tam bu an'da kelimeler tükenir, dil kitlenir, göz ise bakar, baksa dahi görmez, anlamsızdır o yitik öykü, kayıptır sahipsizdir esasında. Sahibi bir başka alemde ve çok uzaklardadır. Döneceğine ihtimal vermek daha güzeldir öyle ya zaman kabullenmemizi sağlayacak acele etmeyelim.
Ben çok insan yitirdim şu evveli ömrümde, ama hiç cenaze görmedim.
Ancak bugündür şunu öğrenmeme vesile olan; 7 günde yaratılan dünya, 6 günde kocaman bir kalbi alıp uzaklara götürebiliyor. Bize ise, "takdiri ilahi" demek düşüyor.
Hayat kime var bilmiyoruz, bizim var olmamız onun yokluğunu kötü kılmıyor bilakis şanslı adlediyoruz kendimizi, öyle ya tanıdım ben o kalbi. Ne mutlu bana! Gülümseyen yüzü ile de hatırlarım her daim aklımda o güleç yüzü.
Hayat oluyor bazen ve biz arkadaşımızın öldüğünü yokluğu ile sonradan anlıyoruz.
Mekanı cennet olsun!


03 Aralık 2009 Perşembe

Bir hikaye daha...