10 Kasım 2009 Salı

1881-193∞

“Benim naciz vücudum elbet bir gün toprak olacaktır. Fakat Türkiye Cumhuriyeti ilelebet yaşayacaktır.”
Mustafa Kemal Atatürk

09 Kasım 2009 Pazartesi

when i still needed you


Sevdiği bir mevsimdi bu.
Sonbahar.
Bu mevsimin sesinin tınısı bile bambaşka ahenkli. Tahtadan yapılmış bir evde, aralıklardan sızan rüzgarların sesinin en nağmeli zamanları; en üşütmeyen akşamların en ılıman sabahlara bağlaması anıdır bu mevsim.
Yaprakların dallarından vazgeçip kendilerini doğaya bıraktıkları ne de güzel süzüldükleri akrep ile yelkovan atışıdır bu. Ah dostum görmeliydiniz nasıl da nazlı! nasıl da cilveli bir an bile farkettirmeden kendini pandomim sanatçısı edası ile hafif hareketli. Süzülerek konacak yere sen farketmeyeceksin bile.
Uzun yürüyüş yolunun bitimindeki geniş alanda boş bir tahta oturak bulacağına ihtimal vermezken sanki bir hediye gibi karşısında duruyordu. Bir an için içinden teşekkür etmek istese de kimse etseydi bilemezdi: bankı boş bırakan insana mı? bankı oraya yerleştirene mi? bankın boş kalması zamanını O'nun saatine ayarlayan kudrete mi?
Oturur oturmaz esen rüzgar ile yere düşen solgun yaşlı yaprakların yerlere düşüşü ona çok şey anımsattı. Ne çok insan eşlik etmişti ona. Ne çoklarını tanımıştı.
Kimi hiç çıkmamıştı orda kalmıştı, kimi ise sessiz sedasız yolunu ayırmıştı başka yöne. Yoklukları vardı arkalarında kalanlardan. Varlıklarını hissetmeyi umarken yokluklarına tahammül edeceğini de farkedemezdi.
Evet insanlar geçti, insanlar geçti hayatlardan.
Marcel Proust'un bir sözü geçti o an gökyüzüne bakarken;
"İnsan terkederken bir sebep gösterir. Bunu söyler. Karşısındakine cevap verme hakkı tanır. Öyle durup dururken gidilmez. Yok çocukluk bu!"
Ne tuhaftır ki kulaklarından gelen şarkıda Şebnem Ferah teşekkür etmektedir "büyüyorum sizinle" derken.
Üç nokta üçü de arka arkaya ve yanyana.
...

Neden monitördeki üçüncü renk yeşil?


syf 23
İnsanlar çok çeşitli.
Her gün çok da şaşırtılar çoğu yaptıkları şeylerle.
Kimileri mor, kimileri gri, kimileri siyah kimisi var ki bembeyaz olmak ister.
Ne renge bürünmesi gerektiğine karar veremeyen bir kesim dahi mevcuttur ki siz karar vermek durumunda kalırsınız ne renge sahip olduklarına.
Yıllar evvel bir meditasyon denemem olmuştu. Seans sonrası ne rahat ne güzel bir hale bürünmüş olacağım ki araştırır olmuştum; biyoenerjiden tutun ki çakralara varana kadar. Enteresan bilgilere erişiyorsunuz hele ki profesyonelce ilgileniyorsanız düzene bile giriyorsunuz. Biyolojik saatiniz bir dk dahi teklemeden çalışıyor.
Bir sayfa ileri çevirin.
syf 24.
Arka sayfanın ilk cümlesi şöyle başlıyor:
İnsanlar yaydıkları enerjilere göre çeşit çeşit renklere bürünürler. Sözkonusu kimselerin auralarından sebeptir bu enerji değişimleri ve renklerin devinimi.
Renk devinimi cümlesi bana portakal rengini anımsattı ya neyse, evet bu satır turuncu.
Öyle ya kelimeler bile renklere sahipler kaldı ki insanlar neden bürünmesinler, salt giydikleri değil de başlarının üstünde yanıp duran hareler bile bir ipucudur, görmesini bilene. Biraz empati biraz 6. his yeterli arif olmaya. Sonrasında da pişme süreci. elbette biraz da sabır eklemek lazım gelir.
Her neyse mevzumuz daha da maviye çalmadan devam edelim.
Şu an yeşiliz efenim. Genel olarak bakıldığında sarıya dönüşen yeşil kararsızlık getirirken maviye dönüşen yeşil kurnazlığı ortaya çıkartırMIŞ.
İnsan bu nerden bilecek ne renk olduğunu? Ya kör ise ya da renk körü ise herkesin gördüğünü başka görmekte ise?
Yanılgıdan ibaret.
Birkaç sayfa geriye çevirelim.
syf 22.
sayfa şöyle başlıyor:

ayinesi iştir kişinin lafa bakılmaz.

İnsan ne yaptığı ile değil de ne olduğu ile ölçülür. Bu sebeple insanlar renklerini kolay kolay terk edemezler müjdele hadi.
Öyle ki gri olmaya karar veren her kim ise öyle kalır. Bir şey yapması halinde sarıya bürünmez ömrü hayatı boyunca sarı olarak kalmaz kalamaz. ter etmez yerini kalır olduğu yerde.


Başıkta peydahlanan sorunun cevabına gelirsek de şudur:
RedGreenBlue üçlemesiyle bütün renkler elde edilir her görüntüleme cihazı bu sistemi kullanıyor. çünkü üç temel renk onlar: ışık ana renkleri = kırmızı, mavi ve yeşil yani rgb. Kırmızı ışık ile yeşil ışık karışırsa sarı renk oluşur.

Hayat tuhaf...
Gri renkli bir gün bitmek üzere.

04 Kasım 2009 Çarşamba

Küçük İnsanlar...

Yazmaya dürten bir an.
Çoktan hasıl olmuştu zaten. Belki eksik olan sözcüklerin bir araya gelmesi idi. Bir hikaye yazmak isterdim. Eşlik eden bir şarkı ve gözlerinizin önünde canlanacak olan anlar hali hazırda mevcut idi. Evet tek ihtiyacımız olan kelimelerdi.


Küçük insanlardık.
Küçük insanların sahip olacağı kadar küçük ayaklarımız ve sırf ayaklarımız korunsun diye giydiğimiz pabuçlarımız vardı. Küçük insanların yaşamaktan şikayet etmeyeceği küçük bir şehirde, küçük dünyalar kurarak arşınlardık dar sokakları. Dar su yollarında küçük kağıttan gemilerimizi yüzdürürdük, şehrin göbeğinden geçen trenimizle ha bire koşuşturuyorduk.
Her şeye rağmen yeterdi bu bize. Büyümesin büyük dünyalarla işimiz olmasın derdik. Biz bize yeterdik.
Biz bize yetmeliydik.
Fazlası olmasa da olurdu. Öyle ya zaten ondan değil miydi küçüklüğümüz. Sınırlarımız kadar değildi ama. Hayallerimiz kadar ya da yaptıklarımızın pahası biçilmezdi, üzerine etiket yapıştırmanın imkanı yoktu.
Farketmezdik küçük dünyaların getirdiklerinin nerelere ulaştığını, bi bardağı kavrar gibi ne kadar sıkı ve ne kadar aidiyetle sakındığını. Belki bir ton ile kulağa belki de bir renkle gözün, göz ve kulak ikilisinin dikkatini çekebildik.
Renkli kaldık.
Küçük kaldık.
Sınırsız bir hayal gücü ile ulaştık.
Küçük de olsa şehir, şehre göre daha da küçük olan insanlar ki aşar sınırları.
Sınırları aşan bir şehirden.
Size de ulaşsın istedim buyrun burdan:

Birol Bey'e sonsuz sevgiler...

19 Ekim 2009 Pazartesi

Kulağıma küpe...


Bir insanla bağ oluşturmanın en temel ve güçlü yolu dinlemektir.

Sadece dinleyin. Belki de birbirimize verdiğimiz en önemli şey dikkatimizdir...

Sevgi dolu bir sessizlik en iyi niyetli sözlerden bile

daha güçlü bir iyileştirici ve bağlayıcıdır.

Rachel Naomi Remen


Unutmayayım diye, kulağıma küpe olması için, Bloknot defterimi yanımda taşıyamadığımdan artık, bir takım sayfaların içerikleri bu şekilde olmasını uygun gördüm. Her an eve gitmeden evvel, alınacaklar listemi de buradan takip etmem olası olabilir.

"Yok artık" dediğinizi duyar gibiyim. Bence de yok artık. Öyle birşey yapacak değilim de bir takım sözler bir takım olayları da beraberinde getiriyor ya da çağrıştırıyor bir şey anlatıyor: bu sebepledir ki bir dua gibi göz önünde bulunması, bir karış havada olan hafızam için pek yerinde bir eda olacaktır. Ben gibi olanlara tavsiyem de budur: Gözlerinizin, kulaklarınızın, burunlarınızın, ellerinizin, hatta dilinizin en çok uğradığı yerlere kelimelere yazınız aklınızda kalmasını istediğiniz her ne ise. Öyle ki hiçbir hafıza bundan kaçamaz.

17 Ekim 2009 Cumartesi

Letrin

"DÜNYADA EN ZOR ŞEY İNSANIN KENDİSİNİ BİLMESİDİR."
(Thales)
Felsefe O'nunla başlamış.

Herodot'a ve Eudemos'a göre (28 mayıs 585'te gerçekleştiği kabul edilen) Güneş tutulmasını önceden hesaplayıp haber vermiştir. Astronomi ile uğraşan ve gün dönümlerini önceden hesaplayan biri olarak ilk astronom olmuştur. Ayın son gününe 30.gün adını o vermiştir. Yılın içindeki mevsimleri de o bulmuş, bir yılı 365 güne bölmüştür. Gölgemizin bizimle aynı uzunlukta olduğu zamanı gözleyerek, piramitleri gölgelerine bakarak ölçmüştür. Aynı zamanda Nil nehrinin yükselmesinin rüzgara bağlı olduğunu bulmuştur.(Etesios rüzgarları nehrin tersine eserek onun denize dökülmesini engelliyorlarmış ve sular da taşıyormuş.)
Tam da bunları düşünürken elindeki çay fincanına bakmaktaydı. Alnı, düşünürken paralel çizgiler yaratan kırşıklıkları ile 5 çizgiden ve 6 eşit parçaya bölünmüştü, kafasındaki düşüncelerin konakladığı odaların hane sayısı gibi. Kaçı dolu kaçı boş. borsayı takip edeileceğiniz ışıklı tabela gibi, alnından yer yer izleri ile rahatlıkla bilebilirdiniz.
O anın dalgınlığı bir kenara, içinden değil bu sefer; yüksek sesle "tam 14 gün oldu bugün" dedi. Sesi biraz çatallaşmış biraz da kontrolsüz çıktığından kendisi bile sesin Ona ait olduğunu epey yabancılayarak ayırıyordu. Ayıkması biraz zaman aldı. Etrafına baktı. Onu izleyen gözlerden bir açıklama beklediği sinyalini aldı.
Hey hat! 2 hafta olmuş. O kadar zaman mı onsuz geçmiş ya da geçmek bilmemiş. Saymasından belli çile dolduran derviş misali.
İçten gelen sesler korosunu bir an önce bastırmak için radyonun tuşunu çeviriyor. Kulaklarına çalınan müzik Deniz Seki söylüyor:
galiba içim buruk
hüzün dolu saatler
ben biraz donuk
tarif de edemiyorum aşkı size
bu bana tanrıdan bir ceza
sorma sorma
elimde değil ki
çare yok aşkta
bu şehre sonbahar geldi
ben ve yapraklar
konuşmasam bile beni anlar
bütün ağaçlar
süzüldü içimde
saklı kalan yıllar
bir tek ama bir tek
sen oradasın.
Değiştirmeden dinledi. Bugün gelecek nasılsa dedi.
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Bu sabah evde tanıdık olduğum bir hikaye idi. Kahramanlarının bir önemi yok. Yaşadıkları ile doldurdular bu satırları. Ünvanlarını, takınmakla hükümlü oldukları rolleri bir kenara bırakırsak hem özlem dolu hem eksikliğin duyumsandığı bir an'ın içten gelerek yaşanışına kendi nacizane aktarımımla şahit oldunuz.
Bir hikaye hiçbir zaman sadece bir hikaye değildir.
Biterken; Lynn Anderson__Rose Garden çalmaktaydı.

06 Ekim 2009 Salı

Gün bir sözle noktalansa;

Birisiyle çatıştığınızda,
ilişkinizi tahrip etmek veya derinleştirmek arasında
fark yaratan bir unsur vardır.
Bu unsur sizin tavrınızdır.
William James



olurdu...