Unutmadan bir post it ile bu duvara iliştirivermeliydim.
Sonu gelmeyen hikayelerin, sonu olsa dahi yazmaya el vermeyen zamanlardan, asırların birbirine genetik olarak ne de çok benzediğini söyleyen bir not. Meğersem asırlar birbirini kovalayan öz be öz kardeşlermiş. Aynı soydan gelmeleri sebebi ile davranışsal olarak da birbirlerini andırırlarmış.
Sadece görüntüler, görünümlere bürünen mekanlar, zamanların fütursuzca girmiş olduğu kalıplar bir tek bunlar değişikmiş. Yoksa tümü ile insanların birbirlerine olan tutumları, ineklerin hep ot yiyebileceği, bir bebeğin anne karnındaki konaklama süresinin 9 ay 10 gün olduğu, bir yılın artık yıl olmaksızın 365 günden meydana geldiği vb. tüm bu hasıl olan parçalar tümü ile aynıymış.
Sonu gelmeyen hikayeler yazmak sonu olan hikayeler yazmak kadar zor olsa gerek. Sonu yazılmadı ne olacak şimdi demeden önce düşünmeli?
Sonunu yazmaya ramak kalmış iken nedir bitmesine engel olan?
Hikaye güzeldir bir sona yakışmayacak güzelliktedir?
Sonu kötüdür?
Sonu iyidir?
Tek bir son yerine bir kaç tane son yakışır?
Okuyucunun bulacağı sonsuz sayıdaki son seçenekleri ile daha da güzelleşecektir? Böylelikle o hikaye salt bir yazara ait olmak yerine, okuyucunun da sahiplenmesine olanak verecektir.
ya da
Sözkonusu o hikayenin başlangıcının göz kamaştırıcı alalede güzelliğini bir son ile gölgelemek büyük aptallıktır.
Bu sözün sahibi Amerikalı bir yazar olan Truman Capote.
2005 yılında soy adını alan bir filmde, sonu olmayan "KILI KIPIRDAMADAN" (soğukkanlılıkla) adlı bir hikayesini konu almışlar.
Filmde bir sahne vardı ki ustalıkla yapılmış bir benzetme yerini bulmuş:
"o ve ben aynı evde büyümüş gibiyiz. Ve bir gün o ayağa kalkıp arka kapıdan çıkmış, ben ön kapıdan çıkarken"
Daha fazla yazacak söz biriktirmedim.
Sonradan yazar hakkında birkaç şey edinmiş iken bir sözüne rasgeldim:
"Tanrı bir yetenek verir iken yanında bir de kamçı verir ki yeteneğini kullanmadığın vakit kendini kamçıla diye"
Nerden nereye?


